/* START ADD READ CONT*/ /* END ADD READ CONT */
İzledim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzledim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2015 Cuma

Nadide Hayat

   Herkese yeniden merhaba,
   Bu ara herkes Star Wars izlemek için sinemaya giderken biz bir değişiklik yapalım dedik. Çünkü benim Star Wars bilgim siyah giyen bir adamın florasanlarla gezmesi. Bu yüzden Çağan Irmak'ın yeni filmi Nadide Hayat'ı seçtik.




   Çağan Irmak deyince aklıma ilk gelen şey film boyunca ağlamak sonrasında etkisinden kurtulamamak gelirdi ancak Nadide Hayat öyle bir film olmamış aksine güldüren, güldürürken düşündüren Nasrettin Hoca fıkrası tadında, umut dolmanızı sağlayan bir film olmuş. Filmin sonunda karakterlerden illa birinde kendinizden ya da en yakınlarınızdan bir pay buluyorsunuz. Zaten Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler çok beğendiğim iki oyuncu olduğu için film bana çok keyifli bir kaç saat yaşattı.


   Eğer siz de bu hafta sonu Star Wars'a gitmeyelim yeea diyorsanız Nadide Hayat size göre olabilir. Vizyondaki diğer filmleri de denerseniz eğer mutlaka bana haber verin =)
   İyi seyirler...
Devamını oku »

29 Kasım 2015 Pazar

En Kısa Gecenin Rüyası - Moda Sahnesi

   Herkese yeniden merhaba =) Aylardır yazamadığım bloguma yenilenmiş bir şekilde geri döndüm. Artık daha çok gezip daha çok okuyup daha çok fikir vereceğim. Eskilerden hala buralarda olanlar yorumlar kısmına mum diksin =)


   Mert Fırat'a aşık olmayan kadın Melis Birkan'a hayran olmayan adam var mıdır bilmiyorum. Eğer varsa bu oyunu izledikten sonra bir kez daha düşünsünler. William Shakespeare'in oyunundan uyarlama olan oyun beni asla sıkmadı, perde arasının nasıl geldiğini anlamadım, oyundan bir dakika bile kopmadım. Ağır bir Shakespeare oyunu izleyeceğiz sanmıştım künyesine ilk baktığımda ancak oyunun Atinasında Laz, Trakyalı ve Doğulu bile vardı. Çok keyifli bir kaç saat geçirdim. 


   Mert Fırat ve Melis Birkan'ın yanında Timur Acar, Onur Ünsal, Murat Tüzün, Didem Balçın, Volkan Yosunlu, Ezgi Coşkun, Çağlar Yalçınkaya, Hasan Demirtaş, Mert Şişmanlar, Beyza Şekerci, Caner Erdem ve Alper Baytekin'i izliyoruz sahnede.

   Biz dört arkadaş olarak biletlerimizi çok önceden almıştık. Ankara'da yaşanan terör olayları nedeniyle o zaman oyunu izleyemeyen ev arkadaşım Gizem ve erkek arkadaşı Gökhan da bize katılınca altı kişilik kalabalık bir grup olarak gittik. Eğer siz de bu oyuna gitmek isterseniz buraya tıklayarak Moda Sahnesi'nin internet sitesine geçebilir hem bu oyun için hem de sahnelenen diğer oyunlar için e-bilet bulabilirsiniz. Aralık ayı programı bu oyun için şu anda dolu gözüküyor ama Moda Sahnesi'nde bir oyunu izlerseniz de fikirlerinizi mutlaka benimle de paylaşın =) 

   İyi Seyirler... =)
Devamını oku »

16 Ocak 2015 Cuma

Son Umut

    Filme gideli iki hafta oldu yazısını yeni yazıyorum. Aylar sonra ilk kez yaşadığımı hissediyorum, nefes aldığımı... Sevmekten patlayacağım falan sanıyorum. Galiba artık daha düzenli yaşadığım için daha düzenliği yazacağım.



   Filme geçince beklentim gerçekten çok yüksekti. Russell Crowe, Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan deyince çıta baya yukarılara çıktı. Kötü diyemem ama iyi de diyemem oyuncuların hatırına 10 üzerinden 7 diyelim bakalım. (Ya biri bana sen ne anlarsın desin ağzımın payını alayım) 



   Spolier vermeyeceğim tabi saçmalamayın ama yönetmen ne kadar Russell Crowe da alsa konu türk filmi kıvamından pek çıkamamış. Yer yer hikayeler etkilese de çok waaw olduğum bir yer olmadı açıkçası.



   İzleyelim mi izlemeyelim mi derseniz de izleyin Çanakkale Savaşı'na bir de bu tarafından bakın derim ben. Zaten havalar kötü ne yapacaksınız başka film hala vizyonda mı bilmiyorum değilse oturun kanepenize patlatın mısırınızı hatta şımartın kendinizi bira pizza ikilisini çağırın kalorileri düşmeden. Seçin filmlerinizi kışın keyfini çıkarın. Çünkü ben de yoğunluklarım biter bitmez bunu yapmanın hayalini kuruyorum. 
Devamını oku »

27 Mart 2014 Perşembe

AŞK'A 103 ADIM

   En son ne zaman tiyatroya gittiniz? Bu sorunun cevabını hatırlayamayacak kadar çok oldu ben tiyatroya gideli. Aslında ne kadar da az önem veriyoruz tiyatroya. Hadi bugün bir şeyleri değiştirelim ve bugünden yani Dünya Tiyatrolar gününden itibaren düzenli olarak tiyatroya gitmeye başlayalım. 



   Kadıköy'de oturanlar için bu akşam izleyebilecekleri harika bir önerim var üstelik. Caddebostan Kültür Merkezi'nde Kadıköy Belediyesi'nin Dünya Tiyatrolar Günü etkinliği kapsamında Özge Özberk ve Bülent Seyran'ın rol aldığı Aşk'a 103 Adım adlı komedi oyunu sergilenecek. 
   Oyun bir avukat ve bir ressamın Cihagir'e taşınmasıyla başlayan süper bir kayınvalide ve garip bir komşu ile yaşananları anlatıyor. Oyun saat 20.00'da. Hadi siz de bizimle gelin =)
Devamını oku »

6 Mart 2014 Perşembe

Made in Dagenham (Kadının Fendi)




   Bugün okulda 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü sebebiyle izledik bu filmi. Okuldan gelir gelmez de sizlerle paylaşmak istedim. Film bir grev anlatmasına rağmen temposu öyle yüksek ve eğlenceli ki mola vermeden izledik.


   1968 yılında Ford'un Dagenham fabrikasında çalışan kadınların ''eşit iş için eşit ücret'' talepleri önce dikkate alınmaz. Ancak yürüttükleri kararlı mücadele ve dönemin kadın bakanının da desteğiyle sonunda amaçlarına ulaşırlar.

   Aslında benim hoşuma giden sen yapamazsın diye bir şey olmadığının tekrar gözler önüne serilmesi çünkü benim hayatım boyunca duymaktan en hoşlanmadığım cümle oldu sen yapamazsın. Erkeklerin kadınlar için ayrıcalık olarak gördükleri lütfedip vermek istemedikleri adı üstünde hakları kazanmak için çabalamaları çok hoş. Filmde beni en çok etkileyen sahne Rita'nın kocasının sahip olduklarına şükret daha ne istiyorsun tavrına ''Olması gereken bu'' cevabıydı. Yine filmde de bir kez daha gördüğümüz gibi dünyada eğitim alan kadınlar bile sömürülüyor onların fikirlerine değer verilmiyor. Toplumumuzda ve değişik toplumlarda hala kadın korunmaya muhtaçtır, kadının işi ev işidir, kadın çocuk bakar zihniyeti olması gerçekten çok üzücü. 

   Bazen o kadar çok seviniyorum ki ailem beni prenses gibi değil de gerektiğinde kendi ayakları üzerinde durabilecek bir kız olarak yetiştirdikleri için. Teşekkürler anne, teşekkürler baba!
Devamını oku »

5 Mart 2014 Çarşamba

Adore



   Bu film günler hatta sanırım haftalar önce izlediğim ama gezmekten yazmaya fırsat bulamasam da kiminle buluşsam anlattığım bir film. Filmi önce Pink Freud Pelin'in hesabında gördüm ve dedim ki bu kız öneriyorsa izlenir. İngilizce bilmesem ben de filmi Yasak Aşk diye çevirirdim. (İngilizce kursum bitti ya kendimi Kraliçegilin gelini Kate sanıyorum.) Yasak Aşk'ın böylesi hem de...


   Filmin konusuna girmeden anlatmak istiyorum o yüzden size oyunculardan bahsedeceğim. Filmi benden başka üç kızla birlikte izlediğim için tabi ki en çok konuşulan konu erkek oyuncuların fizikleri oldu. Çocuklardan esmer olanı James Frecheville sarışın Xavier Samuel'e görece daha sönük kalsa da ikisi de yasak aşk yaşanacaksa böyle yaşansın dedirtti. Ancak bir ara filme kendimi öyle bir kaptırmışım ki ne doğru ne yanlış hangisi olsun nasıl davransınlar öyle kafam karışmış ki ''Amaan canım sarışın çocuk ne isterse o olsun dedim'' adam hipnoz etmiş o derece. Kadın oyunculara gelince Naomi Watts ve Robin Wright hakkında yorum yapmak benim ne haddime Allah aşkına kadınlar gelmiş kaç yaşına ben 19 yaşında ama iki çocuk annesi görünümlü halimle ne diyeyim şimdi size. Filmde görselliği çocuklar, kadınlar sağlıyor dersem eksik kalır o yaşadıkları evler, sahil, kumsal beni depresyona sokmaya yetti de arttı bile. Allah'ım neden ben değil de onlar! Biliyorum bir gün biri çıkacak ve bana şimdiye kadar hep neden ben değil de onlar oldu bunun cevabını verecek. Bu da benim kendime tesellim. 


   Keyifli İzlemeler...

Devamını oku »

Bir Kitap Bir Film 2 Kitap Hırsızı

   Hevesle ve zevkle okuduğum bir kitabın daha sonuna geldik. Markus Zusak'ın yazdığı Kitap Hırsızı'nın son sayfalarını okumak için bir türlü zaman ayıramıyordum ancak sonunda bitti. 

   Liesel ve kardeşi onları sahiplenen ailenin evine giderken kardeşi yolda ölüyor. 2. Dünya Savaşı sırasında manevi ailesi ile yaşarken aynı zamanda bodrumda bir Yahudi saklanıyor. Liesel kitap okumayı ailesini ve Yahudiyi sevdiği kadar seviyor. Onun için çevresinde olup biten tüm kötülüklerden kitap okuyarak sıyrılmaya çalışıyor.



   İlk kez Markus Zusak okudum ve anlatımı gerçekten hoşuma gitti. Akıcı ve anlatacağı şey hakkında önceden küçük küçük fikirler vermesi çok hoşuma gitti. Aynı zamanda Nazi Almanya'sı 
ile ilgili tek bir görüş üzerinde yoğunlaşmayıp farklı bakış açılarını gözler önüne sermesi de başarılı.
   
                               
   Kitabı okuduktan sonra filmini de izlemeye karar verdim. Film bir kaç ay önce çıkmış olmasına rağmen önce kitabı okuyup sonra filmi izlemek istedim çünkü o zaman senaryosu bana gönderilmiş bir filmi okuyormuşum gibi hissediyorum. Film en az kitap kadar etkiledi beni. Bence anlatılmak isteneni güzel bir şekilde yansıtmış ve Allah'ım Liesel'i canlandıran Sophie Nélisse kızımızın güzelliği..! 2000 doğumlu olan bu kızımız tam bir bebek ve bana genç nesillerin nasıl da güzel olduğunu gösterdi, kendimden utanmama sebep oldu. Liesel karakterinin yanı sıra limon saçlı bebeğim Nico' da ohaa keşke benim çouğum da böyle olsa dedirtti.

   Benim için bu film ve kitap Nazi Almanyası ve kitap sevgisi konuları ile ilgili yazılmış en iyi kitap olma ünvanını yakaladı. Piyanist'i de çok sevmiştim ama onu çok fazla tek taraflı görmüştüm ancak bu film biraz daha geniş açıyla bakmış çok da güzel olmuş.

   Keyifli Seyirler...
Devamını oku »

20 Şubat 2014 Perşembe

Bi Küçük Eylül Meselesi



   Daha az önce sinemadan çıkıp hemen bu ara ne izlesek diyenler için bu yazımı yazmaya başladım. 14 Şubat etkinlikleri arasında da önerdiğim film olan Bi Küçük Eylül Meselesi'ni bu akşam izledim. Salon olarak okuldan çıkıp yetişebilmek adına Bahariye Caddesi'nde Atlantis'i seçtik ancak o kadar memnun kalmadık ki sanırım bir daha tercih etmeyeceğim.



   Filme gelecek olursak başrollerini Farah Zeynep Abdullah ve Engin Akyürek paylaştığı filmin yönetmenliğini ve senaristliğini Kerem Deren üstlenmiş. Açık söylemek gerekirse önce filme karşı bir ön yargım vardı evet izlenebilecek bir film olduğunu ancak sıradan Türk dramlarından farksız olacağını düşünmüştüm. Yine de sadece Bozcaada'da geçmesi, uçutmanın olması ve bana aşkın bir yerlerde hala var olduğunu hatırlatacak olması bile benim izlemem için yeterli sebeplerdi. Eylül neşeli, mutlu, hayatı çok da fazla iplemeyen bir kız. Bir gün bir kaza geçiriyor ve kazadan sonra ailesi, arkadaşları ona her şeyin yolunda olduğunu söylüyor ama o bir şeyin eksik olduğunu biliyor. Eksiği tamamlamak içinse son bir ayını geçirdiği ancak hatırlayamadığı Bozcaada'ya gidiyor ve hikaye başlıyor. 




   Filmin sonunu izledikten sonra şok oldum. Başından sonunu tahmin ettiğimi düşünüp sonunun beklediğim gibi çıkmaması beni gerekten çok şaşırttı. Nil Karaibrahimgil'in günlerdir dilimden düşürmediğim şarkısı da filme çok yakışmış. 



   Bu hafta izlediğim tüm filmler bir kez daha aşk gerçek bir şey ve bazı insanlar hala iyi dedirtti. Ben tekrar aşka, aşık olabilmeye ve gerçek aşkın sadece bir kez yaşandığına inanmaya başladım. Hayat ne ki sonuçta anlık bir buluşma.

   Keyifli seyirler...
Devamını oku »

19 Şubat 2014 Çarşamba

Eyyva Eyva Bea


   Bir film ilk sahnesinden eğlendirebilir mi insanı?  Roman havası çalıyorsa ve Çanakkale'de geçiyorsa tabii ki. Evet sonunda pazartesi günü Eyvah Eyvah 3'ü izleyebildim. İlk sahnesinden son sahnesine kadar hepsinde güldüm bir ara kendimi tutamayıp kalkıp oynayacağım sandım ama kocaman salonda tabi ki yapmadım öyle bir şey. Filmi izlerken Çanakkale'yi ve Bozcaada'yı ne kadar çok özlediğimi tekrar tekrar hatırladım ve her sene olduğu gibi şubat ayından ''Bu yaz Bozcaada'ya gidelim mi?'' demeye başladım bile.



   Serinin önceki filmlerinden tanıdığımız kadro bize her seferinde daha iyisi ne olabilir onu göstermiş. Hakan Algül'ün yönetmenliğindeki filmin başrollerinde hepimizin bildiği gibi Demet Akbağ, Ata Demirer ve Özge Bozok bulunuyor. Kendi hayatlarını yaşayan Hüseyin ve Firuzan'ın hayatları yeniden kesişiyor ondan sonrası bol müzik bol kahkaha bir de üstelik bonus olarak Serra Yılmaz, Cengiz Bozkurt ve Teoman Kumbaracı başı gibi isimler var. Ben izledikten sonra keşke ilk günlerinden gitseydim dedim açıkçası. Öyle ise siz filmi izlemek için ne bekliyorsunuz?

   Keyifli Seyirler...
Devamını oku »

12 Şubat 2014 Çarşamba

Midnight in Paris (Paris'te Gece Yarısı)

   

   Evlenmek üzere iken başka birine aşık olabilir misiniz? Aynı anda iki kişiyi sevebilir misiniz? Üstelik biri sizin zamanınızda yaşamıyorken... Hiç planlamadığınız anda gerçek aşkın karşınıza çıkacağına inanır mısınız? Bu filmi izledikten sonra kendimce bunları sorguladım. Olabilir miydi? Yani her şey filmlerdeki gibi olabilir miydi?
   Woody Allen yönetmenliğindeki filmin başrollerinde Owen Wilson, Rachel McAdams ve Marion Cotillard var.

   İsminden de anlaşılacağı gibi film Paris'te, evlenmek üzere olan genç bir yazarın başından geçiyor, Gil. Evlenmek üzere olduğu Inez, ailesi ve Gil Paris'e geliyorlar. Gil evlendikten sonra Paris'e yerleşmeyi öne sürüyor ve nişanlısının aynı fikirde olmadığını anlıyor dahası Paris'te geçirdikleri dönemde nişanlısının neredeyse hiç bir konuda onunla aynı fikirde olmadığını anlıyor. Gil yağmur yağarken Paris sokaklarında gezmekten büyük keyif alırken bu nişanlısı için hiç bir şey ifade etmemektedir ayrıca Inez'in her şeyi çok bilen arkadaşları da Gil'i pek memnun etmemektedir. Bir akşam Inez ve arkadaşları şarap tadımından sonra dansa giderken Gil otele dönmek ister. Sarhoş olduğu için Paris sokaklarında kaybolur ve kendini hayran olduğu dönemde,1920'lerde ve hayran olduğu insanlar arasında bulur. Bu genç yazarımızın edebiyatçı kimliği ve tutkusunu pekiştirir. Gil kitabını değerlendirmesi için Ernest Hemingway'den yardım ister. Ancak Hemingway reddeder ve kitabını değerlendirmesi için Gertrud Stein'den ricada bulunur kendi de kitaplarını değerlendirmesi için sadece ona güvenmektedir. Getrund'un evinde Pablo Picasso ve sevgilisi Adriana ile tanışır ve Adriana'dan hoşlanır çift birlikte keyifli vakit geçirirken Belle Epoque dönemine giderler ve Adriana orda kalmak ister. Bu arada Gil nişanlısından ayrılır. Adriana da geçmişte kalınca Paris'e yerleşmeye karar verir ve ne yapacağını nereden başlayacağını bilemez bir şekilde dolaşırken daha önce hediyelik eşya satan bir dükkanda tanıştığı bir kızla karşılaşır. Ve Gil dönemi ve Paris ile bütünleşir.

   Filmin ana fikrini Belle Epoque döneminde tanıştığı ressam Edgar Degas açıklıyor aslında. İnsanlar her dönemde geçmişte bir yerlerde yaşamanın hayalini kurarlar ancak kendileri için muhteşem olan dönemin insanları ise daha da geçmişi düşlerler. Anlıyoruz ki en iyisi bize öyle gelmese bile bugün ve bugüne karışıp ona değer katmalıyız.
   İyi seyirler...
Devamını oku »

28 Ocak 2014 Salı

The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby)



   Amerikalı yazar F.Scott Fitzgerald'ın romanından uyarlanmış bir film olan Muhteşem Gatsby bana neden daha önce izlemedim ki dedirtenlerden. Aynı roman daha önce de uyarlanmış ama ben 2013 yapımını izledim. Filmin başrollerinde Leonardo DiCaprio, Tobey Moguire ve Carey Mulligan bulunmakta. Carey Mulligan... Sevsem mi nefret mi etsem bilemediğim bir oyuncu. Bebeksi yüzü, gamzeleri ve kısa saçın ona bu kadar yakışması sevmem için yeterli sebepler iken Wall Street'te Shia LaBeouf ile Driver'da Ryan Gosling ile şimdi de burada Leonardo DiCaprio ile oynaması nefret etmem için yeterli sebepler.


   Film benim için bitmek bilmedi. Bunun sebebi hayal edebileceğimin de üzerindeki zenginlik ve ihtişamı gözler önüne sermesi idi. Çoğu sahnesine tepkim ''ohaa!'' şeklinde oldu. Adından da anlaşılacağı üzere film Gatsby'nin muhteşem, zengin ve ihtişamlı hayatını anlatıyor. Bu kadar zengin olunca tabi içkinin su gibi aktığı karnaval tadında partiler düzenliyor ancak bu partilerin amacı eğlenmek değil. Olur da bir gün sevdiği kız gelirse diye. Biz bunları izlerken bu hikayeyi bize komşusu aynı zamanda sevdiği kız Daisy'nin kuzeni Nick anlatıyor. Aslında tam bir yeşil çam filmi tadında fakir ama gururlu bir genç zengin ve güzel bir kız ancak göz kamaştırıcı. Filmden Amerika'nın zengin sınıfının yaşamlarını, eğlencelerini ve yozlaşmış ahlak anlayışını gözlemleyebiliyoruz.


   Film eski bir tarihi anlatsada şarkılar günümüze ait. Çoğu eleştirmen bunu filmin doğasına aykırı bulsa da ben filmi daha izlemeden şarkıları dinledim klip klip kafamda birleştirdim.


   Olumsuz yapılan tüm eleştirileri göz ardı ettim çünkü bir adamın aşkı için neler yapabileceğini anlatıyordu film ve benim aşka olan inancımı tazelemeye yetti. Bence olumlu ya da olumsuz yaptığı her şey takdir edilmeli çünkü aşk yani sonuçta.

Devamını oku »

12 Ocak 2014 Pazar

Amour (AŞK)

  Bu akşamın filmi Haneke'nin Amour'u idi. Başrollerinde Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva, İsabelle Huppert bulunuyor. 4 dalda Oscar alan film aynı zamanda Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü almış. IMDB puanı da hiç fena değil.
   80'li yaşlarında bir çiftin hayatlarını anlatıyor. Emekli iki müzik öğretmeni olan George ve Anne'ın kendileri gibi müzikle uğraşan bir kızları vardır. Bir gün Anne kriz geçirir ve bu aşkları için büyük bir sınavdır.

   Film durağan sıradan giderken birden pat diye bir şey oluyor ve odaklanıveriyorsunuz filme tekrardan. Bazı sahneleri gerçekten film bittikten sonra tekrar tekrar düşündüm. En fazla da güvercin sahnesini ve kızının geldiği sahneyi. ''Ee sonra ne oldu? Bu şimdi neden böyle oldu?'' diyor insan. Başlarken ve biterken alışık olduğumuzun aksine müzik çalmıyor. İlk kez Haneke izlediğim için şaşırdım tabi ki ama öğrendim ki Haneke filmlerinde çok fazla müzik kullanmaz hatta müzikle yapay duygular yaratıldığını söyler. Bir de Haneke bu filminde halasından esinlenmiş ve Emmanuelle Riva'yı da role o hazırlamış.
İyi seyirler.
Devamını oku »

10 Ocak 2014 Cuma

The Reader


   Filmi izleyeli bir kaç hafta oldu ancak yorumumu henüz yazabiliyorum. Ben her zaman filmlerdeki gibi bir aşk ister dururdum. Neredeyse 20 yaşında ama masallara, süper kahramanlara ve noel babaya inanan bir kız olduğum için aşka hem de filmlerdeki gibisine inanmam çok normal ama bu film bana ''aaa ama başlarım böyle aşkın ızdırabına'' dedirtti.
   Film 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da geçiyor. O zamanlar 15 yaşında olan esas oğlan Micheal Berg (David Kross) hastalanıyor ve yoldan geçmekte olan 36 yaşındaki Hanna Schmitz (Kate Winslet) ona yardım ediyor. Kadının sayesinde hayatı kurtulunca tabi bizim oğlan gidip teşekkür etmek için kadının evine gidiyor. O günden sonra ilişkilerinin seyri değişiyor. Micheal artık her gün Hanna'yı ziyaret ediyor. Hanna tuhaf bir kadın çocuktan ona kitap okumasını istiyor. Micheal de yavrum kıyamam kadına çok aşık ama bir gün Hanna, Micheal'den habersiz ortadan kayboluyor. Seneler geçiyor. Micheal üniversitede Hukuk tahsiline başlıyor. Benden duymuş olmayın ama seçmeli derste bir tane kız var tabi bizim çocuk da bu kıza yazıyor. Bu seçmeli dersin hocası onları bir duruşmaya götürüyor ve mahkemede ne görsün suçlular arasında Hanna var. 300 kadının bir kilisede yanarak ölmesinden yargılanıyor. Bu kadınlar arasından kurtulabilen bir kadın Hanna'nın kamptaki hasta kızlara yardım ettiğini onları yanına çağırarak kitap okuttuğunu söylüyor.  Yargılanan diğer kadınlar bu işteki yöneticinin Hanna olduğunu söyleyince hakim kadının el yazısını istiyor. Hanna kağıt geldiğinde yazmayı reddediyor ve suçu üstleniyor. Micheal o anda Hanna'nın okuma yazma bilmediğini anlıyor ancak bunu itiraf edemiyor. Hanna ömür boyu hapse mahkum ediliyor. Micheal, Hanna hapisteyken ona okuduğu hikayeleri ses kaydı yapıp yolluyor. Bu arada evlenip çoluğa çocuğa karışıyor. Hanna hapishanede kendi kendine okuma yazma öğreniyor ve Micheal'e mektuplar yolluyor. Hanna nasıl oluyorsa hapisten çıkacak artık görevli Micheal'i arıyor e Micheal de tutkuyla bağlı olduğu kadına sahip çıkacak tabi ay ne güzel mutlu son derken Hanna tahliye olacağı gün kendini asıyor. Yıllarca biriktirdiği parayı da yangından kurtulan kadının kızına bırakıyor. Kız bu parayı edebiyatla uğraşan bir Yahudi kuruma bağışlıyor. Filmin sonunda da Micheal kızını Hanna'nın mezarına götürüyor ve ona hikayesini anlatıyor.
   Film bu güne kadar bir çok ödüle aday olmuş ve bir çok da ödül almış. Bu ödüller arasında Altın Küre ve BAFTA da var.

   Bu filmin anafikri ise SEVİYORSAN GİT KONUŞ BENCE.  Hayat gerçekten çok kısa. Seni seviyorum demek için geç kalabilirsiniz. Yarın söylerim demeyin şimdi söyleyin. Yarın o olmayabilir, yarın siz olmayabilirsiniz ya da yarın hiç olmayabilir. Kaybetmeden önce kıymetini bilememiş olabilirsiniz tekrar karşına çıkığında bilmelisiniz, hatırlamalısınız kaybettiğinizi düşündüğünüzde neler hissettiğinizi ve neden kaybetmemeniz gerektiğini. Tekrar kaybederseniz bir daha belki karşına çıkmaz. Bu yüzden seviyorsanız gidip konuşmalısınız.

Devamını oku »

26 Aralık 2013 Perşembe

Başka Çarşamba

   Başka sinema Kadıköy'e geldiğinden beri gidip izlemek istiyordum aslında ama kurstu okuldu derken fırsat bulamadım fırsat bulduğumda bilet bulamadım. Ne peki bu Başka Sinema? Başka sinema bağımsız filmlerin dağıtımcısı M3 film ve Kariyo&Abbay vakfı işbirliği ile hayata geçirilmiş.O sabırsılıkla beklediğimiz, çok izlemek istedğiğmiz ama kaçırdığımız bağımsız filmlere artık yıl boyu erişebileceğimizi öğrendim. Nerdeymiş bu Başka Sinema derken web sitelerinde ''BAŞKA SİNEMA, 1 Kasım 2013'ten itibaren Beyoğlu Beyoğlu, Altunizade Capitol, Kadıköy Rexx ve Ankara Büyülü Fener Kızılay sinemalarında yepyeni programı,sıra dışı seans akışı, sürpriz gösterimleriyle hayata geçiyor.'' yazısını görünce çok mutlu oldum. Hemen Kadıköy Rexx sinemasının programına baktım. Programa baktığınızda sizi dolu dolu bir programın beklediğini göreceksiniz. Biz de kızlarla kasım ayı programından Başka Sinemanın ilk belgeseli ''Benim Çocuğum''u seçtik. Malesefes gittiğimizde bilet kalmamıştı. Sonrasında da bir türlü programımda yer açamamıştım ta ki bu akşamki kısa film gecesine kadar. Başka sinemada çarşambalar özel. Sürpriz filmler, belgeseller ya da böyle kısa filmler yayınlanıyor. Biletler gösterimin olduğu gün satılsa da bilet bulmanız açısından sabahtan alsanız daha iyi olur. Neyse bugün biletlerimizi aldım. Akşam gittik gösterimimize.

İşte Kısa Film Gecesi'nde gösterilen filmler:
Buhar (2012)
Türkiye / Abdurrahman Öner / 12’
12 dakikalık tek plandan oluşan “Buhar”, bir evliliği yemek masasında metaforik bir anlatım eşliğinde sorguya yatırıyor.
Oyuncular: Banu Fotocan, Reha Özcan

Bir Kurabiye Masalı (2012)
İlkyaz Kocatepe / Türkiye / 15’
Hazırladığı şans kurabiyeleri ile aşık olduğu kadına ulaşmaya çalışan genç bir adam, farkında olmadan kendisininkiyle beraber çalıştığı kafedeki diğer insanların hayatlarını da değiştirecektir.
Oyuncular: Gülsüm Alkan, Furkan Andıç, Ayça Erturan, Şener Savaş, Şevket Süha Tezel

Yüksük (2012)
Enes Yurdaün / Türkiye / 16’
Yaşlı kadın gündüzleri sıradan yaşamını sürdürürken, geceleri duyduğu bir ses yüzünden uyumakta güçlük çekmektedir. Fakat şimdi, geceleri uykusunu kaçıran sesin peşine düşme vaktidir.
Oyuncular: Nusret Safayhi

Mod (2013)
Türkiye/ Deniz Tarsus/ 10’
Bir gün, bizi dünyaya bağlayan iyi, güzel ve yaşamsal olan her şey yok olduğunda, o hep devam edeceğini sandığımız denge bozulduğunda ne hisseder, ne yaparız? Deniz Tarsus'un filmi, böylesi bir atmosfer yaratıyor ve insanın umuda, iyiliğe dair arzusunun izini sürüyor bir düş makinasının ucunda. Eluard'ın dediği gibi belki de, kim bilir: “birleştirilmiş bin acı/en büyük düşü kurabilir”
Oyuncular: Ali Düşenkalkar, Övez Muradov, Gökşin Kes, Özlem Kocahaliloğulları, Hakan Küçükyılmaz

Fazla Mesai (2012)
Gürcan Keltek/ Türkiye/ 20’
Bugünün İstanbul’unda çalışan sınıfın hayatları, beklentileri ve umutları konu ediniyor. Çeşitli niteliklerde, cinslerde, çeşitli sınıflara, kimliklere ve/ veya ekonomik durumlara sahip çalışanlar, şehirden ve iş hayatlarından ne oranlarda beklentilerinin, hayallerinin karşılıklarını bulabiliyorlar ya da adeta fabrika görünümünde olan şehir tüm bu kesimleri bir “üretim süreci” nden geçirip “tek tip model”, “ideal nitelikte insanlar” yaratabiliyor mu…
Oyuncular: Okan Ürün, Ebru Ojen Şahin, Cihan Ocak

Ali Ata Bak (2011)
Türkiye / Orhan İnce / 12’
Ali Ata Bak, ülkemizde yıllardır tartışma konusu olan ana dilde eğitime bir eleştiri niteliğinde. Eğitim sistemin empatiden uzaklığı, kendi halinde doğru şeyleri yapmaya çalışan küçük bir çocuğun gözlerinden anlatlıyor.
Oyuncular: Yunus Tanrıverdi - Ferzende Tanrıverdi - Helin Güneş Açar

   Hepsi çok güzeldi ama en çok Bir Kurabiye Masalı'nı ve Ali Ata Bak'ı sevdim. Ülkenin ve benim gündemim karma karışık olduğundan, sokaklara gaz bombaları atılırken polis görünce yolumuzu değiştirir hale geldiğimizden, dizginleyemediğimiz duygulardan, gizleyemediğimiz kalp kırıklıklarından gece tatsız da bitse Başka Sinema fikrini çok sevdim sanırım Başka Çarşamba'nın müdavimi olurum.
Devamını oku »

16 Aralık 2013 Pazartesi

Bir Kitap Bir Film: GERMİNAL


   Dün muhteşem bir gün geçirdiğim için akşam kitap biter bitmez yazmak istediğim bu yazıyı günün yorgunluğundan yazamadım. Sonunda bitti! Aylardır okuduğum daha doğrusu okumaya çalıştığım kitabı bitirdim. Aslında kitap okumayı çok severim ama okul, kurs, koşturma, kavga, ayrılma, barışma, insanlar, İstanbul, yolculuk derken çok fazla zaman ayıramadım bu kitaba. Her gittiğim yede benimleydi ama kitap en iyi arkadaş derler ya doğru. Yeni döneme başlamanın heyecanında da, ilk kez yemek yaparken de, eve dönmesini beklerken de, İstanbul'un trafiğinde de, her şeyi bir kenara bırakıp hatta elimin tersiyle itip nefes almak için bu şehirden kaçarken de, diğer en iyi arkadaşım annem saçlarımı okşayıp beni sakinleştirmeye çalışırken de bu kitap hep elimdeydi. Az az, sık sık okudum onu. O kadar çok yanımda taşımışım ki onu bir dünya fotoğrafımız olmuş birlikte. Bir de kitaptan vize ve finalde sorumlu olunca keyif gibi gelmedi bu kitabı okumak ama bittiğinde iyi ki okumuşum dedim.
  Germinal'e eylül sonunda Sosyal Politika hocam Berna Güler Müftüoğlu tavsiyesiyle başladım. Aralık olmuş anca bitti. Böyle söyleyince baya seviyormuşum kitap okumayı. Vizede bir sorunun bu kitaptan geldiğini öğrenince baktım bitecek gibi değil filmini izledim. Filmi de kitap kadar etkileyiciydi. Hayatımda hiç bir zaman başladığım bir kitabı yarım bırakmadım gerekirse beş ay yanımda taşıdım yine de bitirdim o kitabı bu kitap da böyle oldu. Aman canım filmi izledim okumasam da olur demedim. İnat ettim okudum. 

   Emile Zola'nın bu kitabında 1960'larda Fransa'da bir maden işletmesinde gerçekleşen gerçek bir grev ve bu işçilerin hayatı anlatılıyor. Kitap sonunda sosyalist ve yenilikçi görüşlere umut aşılıyor. Beni tanıyan herkes bilir kapitalizme eğilimim her zaman daha fazladır. Yine de bu kitabı okuyunca insan bir durup düşünüyor. Okuduktan sonra Berna hocanın Bir Kesit Tek Gerçek makalesini okuyunca 20.yy Fransası ile 21. yy Türkiyesi arasında çok fark olmadığını gördüm. Bu insanların hayatını okuduğunuzda kendi insanlığınızı sorgulayacaksınız. Eğer hala biraz vicdanınız varsa...

Devamını oku »

13 Aralık 2013 Cuma

Düğün Dernek

   Bugün ne dolu bir günmüş. Nefes almak için koşmak gerekiyormuş. Dersten çıktıktan sonra oda arkadaşımın günlerdir izlemek için benim boş zamanımı beklediği filmi bugün izleme fırsatı bulduk. Buluşup yemek yedikten sonra Rexx'e koştuk son seansa yetişebilmek için ve son seans olmasına rağmen çok kalabalıktı salon.
   Film Sivas'ta gerçekleşemeyen bir düğünü konu alıyor. Düğün bizim kültürümüzde çok önemlidir. Hatta o kadar önemlidir ki düğün hayal edildiği gibi yapılsın diye bir çok fedakarlık yapılır. Ama bu düğünde işler rayından çıkıyor. Tabi ondan sonrası absürd komedi.

   Bence film kafanızı boşaltıp gülmek için ideal bir seçim olur. Kadrosu çok başarılı Ahmet Kural ve Murat Cemcir'i ailecek severek ve bol bol gülerek izliyoruz. Rasim Öztekin'in oyunculuğuna da yorum yapmak benim ne haddime. Filmde bazı yerlerde argolar da var ama rahatsız edecek düzeyde değil yani insanları basit argolarla güldürmeye çalışmamışlar. İnsanların yaptıkları yorumlardan İşler Güçler ile kaşılaştırıldığını duydum. Ancak ikisi çok farklı işler ve bence karşılaştırılmaması gerekiyor. Benim tek hoşlanmadığım şey fragman çok yoğundu ve filmdeki tüm can alıcı noktalar zaten fragmanda vardı ve keşke fragmanı izlemeden gelseydim dedim.
   Biz beğendik tavsiye ederiz, İyi seyirler...
Devamını oku »